Dekokratik Açılımı Destekliyormusunuz ?

22 Aralık 2009 Salı

Neler söylüyor bu emekli general böyle!


Üniformayı çıkardığımız andan itibaren siviliz! Ne olur emekli orgenerallerimiz, generallerimiz de “sivil” olduklarını artık kavramaya başlasınlar. Sivil olsunlar. Niye “sivil haklara” sahip olduklarını görmüyorlar ve kendilerini sivil mücadeleye alıştırmıyorlar?

Hukuk devletine, Atatürk ilkelerine bağlı faaliyette bulunmak başka, tribünlere oynamak başka... Anıtkabir’e selam vermekle “Atatürkçü” olunmuyor. Tribünlere oynamaya gerek yok.

Biz siyasi parti değiliz; siyaset içinde aktif biçimde rol almamıza da hiçbir kanun izin vermiyor. Sendika da değiliz. TSK’nın işine karışmak, TSK ile mücadele etmek veya TSK adına konuşacak bir oluşum da değiliz. Demokratik sivil toplum kuruluşu da değiliz. Biz sadece bir “meslek dayanışma örgütü”yüz...

Seminerler düzenledik. Çoğunlukla “sivillerin” katıldığı seminerler... İnanır mısınız, o toplantıları hep siviller provoke etti. Ergenekon sürecinde meydanlara çıkmadık diye eleştirildik. Hatta, bu yüzden üye kaybına bile uğradık.

Biz 2007 seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, “Süreç bitmiştir, anayasamızın belirlediği seçimler yapılmıştır” dedik.

Seçim sonuçlarına göre oluşan yapı benim hükümetimdir. Ben daha önce farklı bir beklenti içinde olsam bile, bu seçimi kabul etmek durumundayım. Cumhurbaşkanı da “benim başkomutanım”dır; dolayısıyla verdikleri resepsiyona da gittim.

E-muhtıra 12 Eylül’den de, 22 Şubat Talat Aydemir hadisesinden de kötüdür.

Bu süreçte Asıl hesaplaşmamız gereken Özden Örnek’in günlükleridir. Komutanlar üniformalı dönemleriyle yüzleşmeliler artık. Özden Örnek’in anı

ları öyle kalamaz. Sayın Başbakan, Sayın Genelkurmay Başkanı, o dönemle ilgili herkes, artık bu konuyu açığa kavuşturmalıdır.
Hurşit Tolon’un durumuna üzülüyorum. İçim yandı. Burnu ailesine de söyledim.

Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un bir arada olması, ikisinin geçinmesi mümkün değil. Birinin bir lafı vardı, hoş bir söz değil ama katılıyorum; “Eğer o adı geçen emekli generalleri bir araya koysanız kooperatif bile kuramazlar...” Kesinlikle öyle. Yaradılışları ters. Beraber dernek yönetemezler. Hele ki örgüt yönetsinler! İkisinin bir arada olması için bir üçüncünün hakemlik yapması lazım.

Kent Otel Toplantıları’na hiç gitmedim. Ama oradaki resmi şöyle değerlendiriyorum: Artık yıldızı parlamayan insanlar yeniden parlamak umuduyla bir araya geliyor, kimse kimseyi dinlemeden konuşuyor, herkes kendini tatmin ediyor. Üretim yok, proje yok... Sadece konuşma var.

(....)

Bu sözler, Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Genel Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu’na ait.

İtiraf niyetine de okuyabilirsiniz, özeleştiri niyetine de okuyabilirsiniz; meşrebinize kalmış.

Ben “özeleştiri” niyetine okudum ve doğrusu çok şaşırdım.

Demek ki, böyleleri de çıkabiliyormuş...

Demek ki, umut kesmemiz için bir neden yokmuş...

Demek ki, “demokratikleşme süreci”, özeleştiri sürecini de tetikliyormuş...

Selin Ongun imzalı bu “ilginç” ve “şaşırtıcı” röportajın tamamını okumak isteyenler, “t24.com” adlı internet sitesine başvurabilirler.

Benden bu kadar...

Çarmıha germeyiz evlerinizi yakarız


Fener Rum Patriği Bartholomeos bir Amerikan televizyonuna ruhban okulunun açılmayışı nedeniyle yaşadığı sıkıntıları anlattı.

Çektiği azabı anlatmak için ‘’Çarmıha geriliyorum’’ deyince kıyamet koptu.

Muhafazakar hükümetimizin muhafazakar bakanları patriğe haddini bildirdiler.

‘’Hattini bi hattini, Trabzoncell al’’ diyeceğim ama adama bu kez Pontus sevdalısı demelerinden çekiniyorum.

İşin şakası bir yana, sayıları parmakla sayılacak kadar azalan Rum kökenli yurttaşlarımızın nasıl çarmıha gerildiği Vatan’ın dünkü manşetinde yeraldı.

İstiklal Marşı’nı mükemmel bir şekilde okuduğu için kimi gazetelerin manşete çıkardığı Marina’nın yürek burkan öyüsüydü bu.

Gerçi Vatan haberin özünü ustaca spotlara gizlemişti ama olsun.

Onlar olmasa gerçeklerden haberimiz olmayacaktı.

Önce, Marina İstiklal Marşı’nı şahane okuduğu için şaşıranların ‘’Türkiye Türkler’indir’’ şiarına nasıl yürekten inandığını gördük.

Bir Rum’un ülke sevgisi onlar için manşetlik haberdi.

İkinci olarak Marina’nın ailesine Madımak’ta yapılanları yapmıştık.

Kimse bunun farkında değildi.

Marina henüz 15 aylıkken Gökçeada’daki evleri iki asker tarafından yakılmış.

Marina’nın o zaman 4 yaşında olan ağabeyi yanarak can vermiş.

Buna rağmen annesi Marianti Türkiye’yi terk etmemiş, İstanbul’a yerleşmiş.

Belki de adalarda Rumlara katlanamayan kontr-gerillanın bir eylemiydi bu da.

Bilmek mümkün değil.

Bir evi içindeki insanlarla yakmak gibi bir vahşeti nasıl adlandırmak lazım bilmiyorum.

Ama bu dram ülkemizin kimilerinin iddia ettiği gibi hoşgörü kalesi olmadığını gösteriyor.

Tıpkı mübadele ile gönderemediğimiz İstanbul Rumları’nı 6-7 Eylül vahşetiyle göçe zorlamamız gibi.

Oysa ‘vahşi Yunanlılar’ın elinde kalmış olan Batı Trakya Türkleri hala oradalar.

Biz olağanüstü hoşgörümüz (!) sayesinde Rumların sayısını neredeyse sıfırlamayı başardık.

Hoşgörümüz sayesinde...

Bir çocuğu diri diri yakacak kadar Öteki’ne düşman insanlar yetiştirdik.

Herhalde suçlular Rahşan Affı ile özgürlüklerine kavuşmuş ve şimdi ballandıra ballandıra eylemlerini anlatıyorlardır.

Siz bence Patriğe cevap vermeyin.

4 yaşındaki kardeşi yakılarak öldürülen Marina’ya cevap verin.

‘’Bak kızım biz de çarmıha germe yoktur, biz sizi evinizle birlikte yakarız’’ dersiniz belki.

Marina’nın öyküsü tıpkı Onur Öymen’in Dersim savunması gibi yakın tarihimizle bir yüzleşme fırsatı.

Yalanlar üzerine kurulu yakın tarihimiz hakkındaki gerçekleri tüm çıplaklığıyla öğrenirsek, belki de

gerçekten hoşgörülü bir toplum olmayı başarırız.

20 Aralık 2009 Pazar

Apo’nun 21 yumurtası varken, 2’si kırılırsa...


Hepsi yırttı.

Ahmet Türk yasaklı.


İyi de...

Bütün gıcığımız ona mı?

*

Senatör yapılsın Ahmet Türk.

Niye dışarda kalsın?

Mardin Senatörü olsun.

*

(Şimdi diyeceksiniz ki, bizim sistemimizde senatörlük yok... Güzel kardeşim, sizin sisteminizde Apo’nun Meclis’te grup kurması var mıydı? Senatörlük niye olmasın?)

*

Veya, Lord olsun.

Lordlar Kamarası kurulsun.

*

Olmadı, şehir sayısı 82’ye çıkarılsın, Mardin ikiye bölünsün, Din’i AKP alsın, Mar’dan Mehmet Türk seçilsin.

*

(Şimdi de diyeceksiniz ki, Mehmet Türk kim? Canım kardeşim, yasak kime? Ahmet Türk’e... E Meclis’ten istifa edemedi, isminden istifa etsin, Mehmet Türk olsun, hallolsun... Kürt olmasına rağmen soyadı Türk değil mi? Ahmet niye Mehmet olmasın?)

*

Şaka bir yana...

Apo boşuna bunların lideri olmamış; kafası hepsinden fazla çalışıyor.

*

(Hatırlayan hatırlar... Ayıptır söylemesi, üç dört gün önce “Olmaz ilaç sine-i sad pareme” isimli sanat musikisi eserimizde, “Bunlar sine-i millete filan dönemez” demiştim... Bizim yalaka basın “Eyvah, sine-i millete dönüyorlar” diye Diyarbakır’a koşarken, ben kendi payıma, Marmara Denizi’ndeki hava durumunu kolluyordum... Fena lodos vardı. İmralı’ya vapur çalışmıyordu. Dolayısıyla, avukatlar Apo’ya gidemiyordu. Hava düzeldi. Vapur geldi. Böylece, Ankara’nın hava durumu da belli oldu, oturun oturduğunuz yerde!)

*

Çünkü.

DTP’nin 21 milletvekili varken, grup için 20 milletvekili gerekirken, stepnede 1 tane milletvekili (Ufuk Uras) varken ve DTP bu aritmetik şartlarda kapatılırken... Neden 3 veya 7 milletvekili yasaklanmadı da, kuyumcu terazisi gibi, sadece 2 milletvekili yasaklandı?

*

21 eksi 2, eşittir 19.

Stepneyi ekle, 20.

*

Öbürleri “İstenmediğimiz yerde durmayız” filan diye sallarken, yalaka basınımız karmaşık araseçim problemlerine girişirken, Apo’nun bu basit toplama çıkarmayı yapabileceği aşikârdı.

*

Diyorum ya, Apo boşuna bunların lideri olmamış... Ve bazen düşünmüyor değilim, Bekaa’dayken mi tehlikeliydi, yoksa İmralı’dayken mi?

*

Ve sanırım, bu arkadaşı paketleyerek bize veren Amerikalılar, daha basit olan hesabı çoktan yapmıştı: “Boşuna vuruşma, bu Türkler cephede kazanır, masada verir!”

16 Aralık 2009 Çarşamba



Kürt hareketinde sınıfsal ayrılık

Feroz Ahmad “İmparatorluktan Cumhuriyete” isimli kitabında, azınlıkların Meşrutiyet ilanına tepkilerini anlatır.

Yahudiler sürecin tam destekçisidir.

Rumlar’ın tek hayali ‘’Megalo İdea’’dır, yani Yunanistan’la birleşip bir Helen imparatorluğu kurmak ve altın çağa geri dönmektir.

Ermeniler ise sınıfsal olarak ikiye bölünmüş, yoksullar ve varlıklılar farklı tepkiler göstermiştir.

Bugün Kürt hareketinde de benzer bir tavır görüyoruz.

Kürt burjuvazisi ve onların temsilcisi kanaat önderleri, açılımı yetersiz veya eksik bulsalar da, sürece destek veriyor ve çözümü demokratik düzen içinde arıyorlar.

DTP’li vekillerin Meclis’ten çekilmesini yanlış bulan Galip Ensarioğlu, İsmail Bedirhanoğlu, Altan Tantıkulu gibi isimler, demokratik sürece önem veriyor.

Gücünü lümpenlerden alan şahinler grubu ise sertleşmek, siyaseti devre dışı bırakmaktan yana.

Bu kesimin en ateşli sözcüsü Emine Ayna’nın kahkahalar atarak açılımın bittiğini ilan etmesi bunun işareti.

Yani sınıfsal bir ayrım sözkonusu.

Kürtler’in küçük, orta ve büyük burjuvazisi ile onları temsil eden kanaat önderlerinin bağımsız bir devlet gibi istekleri yok.

Anayasanın değişmesi, Kürt dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması, Kürtçe eğitim hakkı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, seçim barajının düşürülmesi gibi, bir kısmı açılım sürecinin içeriğini oluşturan talepleri var.

Bunlar demokratik süreç içinde tartışılıp kabul görecek istekler.

Şahinlerin ise tek talebi var Abdullah Öcalan’a özgürlükten başlayan ve ucu açık bir şekilde devam eden bir dizi istek.

“Önder’’liğin ağzının içine bakan, bu uğurda gerçekleşen şiddet eylemlerini kınamaktan özenle kaçınan bir çizgi bu.

Sonunda Kürt hareketinin bu iki çizgi arasında kopup şahinlerden ayrı bir siyasi hareketin gelişmesi beklenebilir.

DTP’nin kendilerini Kürt olarak tanımlayan her üç yurttaştan birinin oyunu aldığı hesaba katılırsa, bu gayet mümkün.

Bölgenin kaderini demokratik açılım kadar ekonomik kalkınmada gören bu kesim, şiddetin hüküm sürdüğü bir ortamda yatırım ve kalkınmanın hayal olduğunun farkında.

Doğu’nun yeniden cazibe merkezi olması, Ortadoğu’daki hızlı değişim ve gelişimden pay alabilmesi için silahların susması gerekiyor.

Ancak şahinler, silahların susmasını PKK’nın tasfiyesi olarak algılıyorlar.

Silahsız bir PKK’nın Abdullah Öcalan’ın elini zayıflatacağını düşünüyorlar.

Aslında zincirden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların mücadele yöntemi bu.

Oysa bu ülkenin yakın tarihi böyle yaklaşım biçiminin herkese ağır bedeller ödettiğinin örnekleriyle dolu.

Zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların bile kaybedecekleri bir şey var, kendilerinin ve yakınlarının canları.

Sadece bu değil, daha büyük bir yangın sözkonusu olan.

Onun için tarihi tekrar tekrar okuyup aynı yanlışlardan, felaketlere yolaçacak davranışlardan kaçınmamız gerekir.

Değişim isteyenler bunun sancılı, sıkıntılı bir süreç olduğunu bilmek ve zorluklardan yılmadan yola devam etmek zorunda.

Bu Ankara ve iktidar için olduğu kadar, bölgenin barış isteyen insanları için de geçerli.
Bizi birbirimize kırdırmak isteyen sinsi ve karanlık odaklar ortalığı ateşe vermek için fazla mesai yaparken, dünya Kopenhag’da sonlarına gelmekte olan İklim Zirvesi’ne kilitlenmiş bulunuyor...
Üzerinde yaşadığımız dünya elden gidiyor, biz ise Kürt-Türk sorununda kan dökmekteyiz...

***

Bilim insanları ve çevreci gruplar Kopenhag’daki İklim Zirvesi’nin başarısızlıkla sonuçlanmasının çok kötü sonuçlara yol açabileceği konusunda uyarıda bulunup duruyor.

Dün Antalya’yı gördünüz... Biz, küresel ikazları ancak kent düzeyinde o da felaket kapıya gelince gündeme alıyoruz.

Buna rağmen diyelim ki iklim felaketinden yırttık.

Dert bitmiyor ki...

Bu sefer de kapımızda uyanmakta olduğu söylenen bir İstanbul depremi var.

***

Biliyorsunuz, Marmara Denizi’nin tabanındaki fayların bazı bölümlerinde gaz ve sıvı çıkışları olduğu tespit edildi.

Prof. Dr. Naci Görür, “Marmara Denizi’nde kimyasal ve fiziksel değişimleri gözlemek bir bakıma deprem süreci başladığında depremin ayak seslerini önceden duymak anlamına gelir” diyor.

Deprem yoksa...

Taammüden adam öldürme sınıfına girecek kadar açık ve aldırmazlıkla davet edilen maden ocaklarında ölüm var.

Grizu patlamasında ölen on dokuz işçinin hikâyesi “cinayeti gördüm” dedirtecek vahşette...

Kimsenin kimsenin gözünü oymasına gerek kalmadan, bu topraklarda yaşadığımız için “daha uzun süre yaşayabilecekken” ölüp gitme gibi bir durumumuz var...

***

Tabii dün tüm dünyayı ayağa kaldıran İran füzelerini de listeye eklemek gerek.

İran, uzun menzilli yeni “Siccil-2” füzesini başarıyla denedi. Bu, İran’ın rahatlıkla İsrail’i vurabilmesi anlamına geliyor.

Bu son denemenin, nükleer programı nedeniyle zaten ağır yaptırım tehdidi altında olan İran’la uluslararası toplum arasındaki gerginliği daha da tırmandırması bekleniyor.

Üstelik krizin savaşa dönüşmesi de her zaman kuvvetli bir ihtimal.

Böyle bir durumda Allah korusun payımıza ne düşer, kestirmek pek de mümkün değil.

***

Bu huzursuz eden listeye rağmen, Ankara ister istemez “Kürt Açılımı” ile meşguldü.

Milli Birlik ve Demokratik Açılım Değerlendirme Toplantısı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında gerçekleştirildi.

Dolapdere’deki skandalın ardından...

Muş’un Bulanık ilçesindeki dehşet sökün etti... Küçücük çocuklarımızı böylesine fütursuzca öldürme alışkanlığımızın son kurbanı olan lise öğrencisi Necmi Oral’ın cenazesi de dün Bulanık’da defnedildi.

Bu ölümleri yurdun dört bir tarafına yaymak isteyen acaba kim?

Biliyorsunuz, Dolapdere’de işyerlerine saldıran göstericilere ateş açan T.G., İHA’ya yaptığı açıklamada göstericilere silahla ateş açması için para verildiğini iddia ederek, “para verip sık dediler, ben de sıktım” dedi. Hepimiz o açıklamaları televizyonlardan izledik.

Muş’a gelince...

Dün, kapatılan DTP’nin lideri Ahmet Türk, Muş’un Bulanık ilçesinde kalaşnikofla göstericilere ateş açarak iki kişinin ölümü ve yedi kişinin de yaralanmasına neden olan esnafın JİTEM üyesi olabileceğini söyledi. Bölgeden bu yönde yoğun bir bilgi akışı var.

Şemdinli’den Bingöl’e...

Bitirme planlarından Kafes Operasyonu’na olup bitenleri düşününce, insan garipsemiyor...

Bu arada, Bingöl’deki 33 askerin ölümü ile gelişmeleri de görüyorsunuzdur. O konu enine boyuna bir aydınlansın, bu topraklarda barış söz konusu olunca “savaş lobisinin” nasıl çıldırdığını filen göreceğiz.

Tokat da herhalde bunların pek dışında değil...

***

Amaç ne?

Hiç şüphesiz halkoyuyla alınamayan iktidarı, dehşeti ve şiddeti tırmandırarak OHAL ile geri almak.

O başarılamazsa, AK Parti iktidarını Doğu’da ve Batı’da bir erken seçimde bitirmek için iyice hırpalamak...

Ya da her ikisini bir arada yürütmek...

Şu Bingöl’ü...

Dolapdere’yi...

Bulanık’ı...

Ve Tokat’ı acilen büyüteç altına alıp, Danıştay Baskını gibi işi biran önce çözmek gerekiyor...

Çünkü OHAL’cilerin elleri tetikte... Bin bir provokasyonla, sağlı sollu demokrasiyi yıkıp parçalama peşindeler...

Mehmet ALTAN - Star

9 Temmuz 2009 Perşembe

KABAHATİN ÇOĞU SİZDE...!!!


Kurtlar Vadisi’nin Muro’su asker kaçağı olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmak istemiş. Yapımcılar ağlayıp sızlayıp polisleri ikna etmiş. Bu da yeni bir yöntem olsa gerek. Çiftçiler de asker kaçaklığından aranan oğulları gözaltına alınmak istendiğinde, ‘Hasat zamanı. Gözaltına alırsanız biteriz, hasat sonu gelin’ deyip durumu idare edebilir demek ki. Bu durum kendi başına manşet. Yapımcı ricasıyla emri yerine getirmeyen bir polis gücü ancak Türkiye’de olur herhalde. Büyük ihtimal arada telefonlar işlemiş askerler, siyasiler devreye girmiştir. 1 Mayıs’ın aslan polisleri bir anda kuzuya dönmüş. Çapkın müdürün ilk icraatı da bu olsa gerek. Yine de ‘milliyetçi’ bir dizinin yapımcıları için ne kadar utanç verici bir durum. Sen herkesi gaza getir, en önemli oyuncularından asker kaçağı çıksın. Filmde teröristlerle savaşanların çürük raporu yoktur umarım. ‘Vatan-Millet-Sakarya’ üzerine film yapıp para kazanan bir şirketin önemli oyuncularından biri asker kaçağı çıkıyor. Film barış, kardeşlik üstüne olsa Muro’yu daha iyi anlayabilirdim ama ne yazık ki öyle değil. Halkımıza kıssadan hisse, sen ‘Vatan-Millet-Sakarya’ diyene çok kulak asma, arkasında mutlaka seni bir şekilde ‘halletmeye’ yönelik bir hesap vardır. Böyle deyip Avrupa Birliği’ne karşı çıkanlar genelde askerliği özel koşullarda, tatili Avrupa’da yapanlardır. Vatan-millet uğruna köşe dönenler memleketi hep bizden fazla severler ama memleket uğruna ölmeyi garibanlara bırakırlar. Onlar da gidip ölür. Ya asker olarak ya da dağda militan olarak. Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir milletin 80 küsur yıl sonra görünümü bu. Başkalarını oğullarını bir emirle ölüme gönderenlerin, kendi çocuklarını özenle koruduğunu görüyoruz. Belli ki, evlatlarını memleketten çok seviyorlar. Peki onların buna hakkı var bizim yok mu? Bizim çocuklarımızın geleceği üzerine bir laf etme şansımız olmayacak mı? Bütün generaller üniter devlet, vatanın bölünmezliği üzerine atıp tutuyor ama gördüğümüz kadarıyla bu yolda onların çocukları, bu konuda mangalda kül bırakmayan siyasilerin çocukları canını vermiyor. Aslında size yalan söylüyorlar. Bu yolda Osmanlı’dan bu yana pek bir şey değişmedi. O zaman memleket için kim ölüyorsa, bugün de onlar ölüyor. Ne diyeyim, ‘Kabahatın çoğu sende demeyeceğim ama kabahatın çoğu yine de sende kardeşim.’ Sen de paşalar, siyasetçiler kadar evladına, onun canına sahip sahip çık! Yoksa da kimseye laf etme.

3 Temmuz 2009 Cuma

17 bin kurban adalet bekliyor


‘Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda’ demişti şair Mehmet Akif Ersoy...Bugün yaşasa ne derdi acaba?Çünkü toprağı kazdıkça silah ve fail-i meçhul kurbanı cesetler çıkıyor.Diyarbakır’a giderken kaybolan baba-oğulun cesetleri 12 yıl sonra bulunabildi.Ergenekon’un yeni iddianamesinde de Güneydoğu’daki 60 fail-i meçhul cinayetin yer alacağı belirtiliyor.Bu kadar korkunç bir yakın geçmişe sahip bir ülkede, kendilerine entellektüel, demokrat diyen insanların, ellerine silahlı güç bulunanların sivil yargıya tabii olmasından bu kadar rahatsız olmasını anlamakta güçlük çekiyorum.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yönelik müthiş bir kampanya var şimdi.Cumhurbaşkanlığı’na adaylığı sürecinde söylemedikleri laf bırakmadıkları Gül, şimdi umutları.Yasayı veto etsin, çift başlı yargı sistemi sürsün, vesayet sistemi sürsün istiyorlar.Fail-i meçhul dosyaları açılmasın, darbelerle hesaplaşılmasın, kemikler toprak altından çıkarılmasın derdindeler.Bir ülkenin Silahlı Kuvvetleri’ne ait silahların toprak altından çıkmasından rahatsız değiller.O silahların kimlere karşı kullanılacağını sorgulamıyorlar.Bu tezgah ortaya çıkmasa yeni kurbanlar kim olacaktı umurlarında değil.Danıştay baskını nasıl bir belge çalışmasının ardından gerçekleştiğinin peşine düşeceklerine, elde olan belgenin sahteliğini kanıtlama derdindeler.17 bin 547 fail-i meçhul Fırat’ın doğusunda bir yerlerde yatıyor.Sadece bu insanların kemiklerinin bulunması yetmez.Bu olayların failleri de bulunup yargı önüne çıkarılmalı, bu karanlık dönemin sorumlularından hesap sorulmalı.Kendine devlet diyen bir organizasyonun temel görevi, toprakları üzerinde yaşayan yurttaşlarının can güvenliğini sağlamaktır.Yakın geçmişte kimi kamu görevlilerinin bu görev, ihmal bir yana, yurttaşların canını kendi eliyle aldıkları anlaşılıyor.DTP lideri Ahmet Türk’e katılmak mümkün değil.Sayın Türk, Kürt meselesi çözülürse, bu fail-i meçhulleri unutacaklarını söylemişti.Bence buna hakkı yok.Türkiye bu dönemi açılmamak üzere kapatacaksa, katillerden mutlaka hesap sormalı.Rütbesi, mevkii ne olursa olsun.
Adalet Bakanı’na açık mektupTürkiye tarihinde eşine az rastlanır bir gelişme yaşandı.Amirallik sırası gelmiş bir kurmay albay, eldeki delillere göre örgüt üyesi olma iddasıyla tutuklandı.Bu kararın daha mürekkebi kurumadan da, bir başka heyet tarafından ‘delil yetersizliği’nden tahliye edildi.Şimde elde iki farklı karar var.Ceza yargılaması konusunda bu kadar çelişkili kararlar olması doğal değil.İnsanların özgürlüğüyle ilgili bir konuda ‘yetesiz delil’le tutuklama kararı veriliyor olması ürpertici.O nedenle, bu kararlarla ilgili bir soruşturma açılması ve kamuoyunun bilgilendirilmesi gerekiyor.Hem de acilen.
Gözler YAŞ’ta
Genelkurmay karargahında var olduğu iddia edilen bir cunta oluşumu var.MİT Müsteşarı Emre Taner’in, Genelkurmay Başkanı Başbuğ’a bu konuda bilgi vermiş olması ihtimali yüksek.İstihbarat birimleri, bu oluşumu tesbit etmiş durumda.Bu nedenle 30 Ağustos şürasında ciddi bir tasfiye gerçekleşmesi beklenebilir.